Beni çok iyi bilen çok iyi biliyor…
6 eki
Olm var ya bakın çok pis bi birikinti oldu, bulunduğum yer itibariyle ağzınıza chuck norris tekmesi atabilme şansı olmadığından buraya yazıom, bakın aha… Şu anki liseli nesil kadar kültür tümörü yaşamış bir nesil yok… He bundan sonra yaşar mı bilemem ama mesele ‘bizim zamanımızda şöyleydi’ olgusunu aştı artık… Zaten yaşım çok da büyük olmadığından “Bizim zamanımızda Üsküdar’a (ya da çarşıya) kravatla çıkılırdı.” gibi yükseklerden uçmadan, gayet gerçekleri gün ışığına çıkararak (Kerim Akbaş stayla) bu olguyu gözler önüne sereceğim. “Hani abi senin yarım kalan bi hikayen vardı? Tamamlamıcak mısın?” diyenleriniz çıkacak. Ben de diyecem ki “Tamam be oğlum yaa… Kaçmıyoruz ya” “E abi okadar zaman geçti ama yani sen de…” diyeceksiniz. Ben de konuyu değiştirir gibi yaparaktan ” Çaylar nerde kaldı la?” diye bi soru tümcesi salacam. “Abi sen çay içmiyosun ki… Hem konuyu neden değiştiriyosun?” diye cevaplıcaksın. Ben de “Siktirme lan şimdi hikayeni… Kaçmıyoruz dedik ya.” şeklinde atar yapçam. Üstüme gelmeyin olm bakın ben sinirli bir adamım zaten… Neyse ne anlatıyodum? Bak anlatıyom ha ona göre…





İçtiğim son sigarayı bir Kütahya Porselen marifeti olan küllüğümde söndürerek, uşağıma “şu küllüğü boşaltır mısın Alberto” diye seslendim, gelip boşalttıktan sonra tekrar getirdi, “teşekkür ederim” diyerek bu kısa sohbeti bitirdim. Alberto, 40-45 yaşlarındaydı. Onu işe alırken aramızdaki farklılıkları göz ardı etmemesini önerdim, yaşım kendisinden bir hayli küçük olduğu halde saygı duymak yerine ona iş yaptırıyordum. İspanyol Çingene ailesi soyundan geliyordu, Türkiye’den önce Fransa’da banliyö evlerinde sefil bir hayat çekerek oradaki Türkler’den öğrendiği kadarıyla Türkiye’de kaçak işçi olarak çalışmanın kolaylıklarını fark etmiş ve yurdumuza gelmişti. 
Küçük bir çocukken saygıya inanılmaz önem gösterirdim. Sevmediğim uzak akrabamız Arife Abla’nın (zorla elini öptürürdü) çayına suyuna tükürmek dışında kimseye en küçük bir münasebetsizliğim olmamıştır. El bebek gül bebek büyüdükten, belirli bir saatten sonra uyduktan ve yapılacak tek sosyal aktivite benim gibi saksıda yetişmiş arkadaşlarımla çimlerde street fightercılık oynamak olduğundan, belirli zaman aralıklarıyla karşılaştığım “gerçek dünya”ya dair yaşam fonksiyonları beni her daim şok ederek aslında bu dünyaya ait olmadığımı ta o zamanlar yüzüme vurmuştur.